‘SEN DE HER KUŞ GİBİSİN, GÜNÜ GELDİĞİNDE ÇARESİZ...’

‘SEN DE HER KUŞ GİBİSİN, GÜNÜ GELDİĞİNDE ÇARESİZ...’

 

 Nasıl iyileşeceksin sen küçük pençe, nasıl? Kim saracak bu kanatlarını ve neden bir başkasının sarmasını istiyorsun. Kendin sar kanadını, şifalı otlarından ovanın sen kendin bas yarana sihirli karışımını doğanın, ne kadar acı verse de o küçücük pırpır atan yüreğine. Yat, uçma, dinlen bir süre, yediklerin yeter sana bu zamana kadar. Güç topla, kurut kanadını ve bir sefer de uçmaya başla, düşsen de tünediğin dalından, kalk yine uç. Çarpsan da kafanı dökülen kozalaklara, kalk yine güçlü pençelerinin üzerine ve çırp kanatlarını, umutla geleceğe. Dağın arkasındaki denizi biliyorsun. Engin denizi, bir gün sen de diğerleri gibi uçacaksın oraya, istesen de istemesen de. Biliyorsun orda yaşayamazsın, pençelerin çaresiz, kanatların yetersiz. Yaşayamazsın orda. Ama zaten diğerleri de yaşamaya gitmiyorlar ki oraya. Gitmek zorunda oldukları için gidiyorlar. Sen de her kuş gibisin, günü geldiğinde çaresiz. Kırmızı gözlerinden bir ışık geçiyor. Günün gelene kadar uçmalısın küçük yürek. Umutla uçmalısın, çünkü kaybettiğinde küçücük yüreğindeki o mavi umudu, günler sana ızdırap, geceler boş... İşte o yüzden uçacağın o güne kadar sen sadece kendin için ama sadece kendin için en değerli kuşsun, gerisi ovanın güzelliği...” *

Babamın “dışarıda mavi çok mu ...” diye sorduğu o sorunun bende yarattığı o onulmaz ağrı henüz geçmedi düşlerimden... gördüğüm her mavi sonrasında tökezleyip düşmekten son anda kurtulmam ve kirpiklerimin alev aldığı korkusuna kapılmam, hep bundan... meğer bilirmiş babam gideceğini ve ölümlerin en mavisine hazırlarmış suretini... “alabildiğine mavi her yer, babakuş ...” diye sımsıkı tutmuştum o küçücük kalmış avuçlarının tam orta yerinden ve binlerce yıla eşit o kırık sancılarla bitkin yattığı o yerden... “caddeler mavi, baba ... güz dönümünün tüm yaprakları mavi... simitçiler mavi toplar sektiriyor ve mavi mavi bağırıyor tüm hurdacıları bu şehrin...”...  nasıl olmuştu bilmiyorum... o cılız avuçlarının içinde bana elini uzatan binlerce el vardı ve sımsıkı kavrıyordu parmaklarımı... yorgun, bitkin, kırgın; o çok sevdiği yol arkadaşını, büyümek nedir bilmeyen o küçük hırçın kızını ve herkesten çok daha sessiz duran aklı selim oğlunu kimlere emanet edeceğini bilemeyen, endişeli, mavi bağ bozumlarına çok az saat kaldığından fazlasıyla haberdar, kor alevlerden mavi çığlıklar atan binlerce titrek el... baba olmak böyle bir şeydi belki de; ellerinde kalan güç ölesiye tükense bile, yeni eller çoğaltabilmekti kanayan avuçlarının içinden... babam maviydi, giderken... ve farkına bile varmadan, yeri göğü almıştı ellerimden... çok değil, az bir zaman sonra bir koca on yıl dolacak mavilerin boşaldığı o yerden... ve öyle bir on yıl ki bu, bir o kadar zaman sonra ve yaşıyor olursam şayet, elli yaşıma dayamak için inatla yontmaya devam edeceğim, bir zamanlar her yeni yılı kutsamak adına olmadık yıldızları dallarının arasına kondurduğum o çam ağacı eskisi merdivenimi... sonrası, ölüm ... “hayat uzun, ömür kısa...” diye fısıldarken kulağıma küçük denizkızı, suya düşen gerçeğimi uyandırmaya çalışıyorum sayıklayarak...  “sonrası ölüm, düşlerin kızı... iyice bellet bunu o küçük kaygan kuyruğuna... sonrası ölüm... ve önce o gümüş pullu kuyruğun can çekişecek, sen çaresizlikler içinde kurtulmaya çalışırken suretinden... on para dahi etmeyecek güzelliğin... ve o kaygan kuyruğunun ucunda verecek son nefesini, kimi çocuk gülüşlerin... sonrası ölüm, düşlerin kızı... ve öyle bir ölüm ki bu, kutsal kitaplar bile yas tutacak yokluğuna... yalanlar gerçeklerle beslenir... ve sensiz kalacak o çok sevdiğin on üç atlı süvari... yurdunu kaybetmiş ayinlere hazırlanıyor mutsuz ülken yine... kimi tüm gün açlıktan kıvranacak öteki aylarda olduğu gibi... kimi en parlak oyunlarını sergileyecek ve tıka basa dolduracak hepten çürümüş mideleri... ve sen bir hurma ağacının kıyımıyla uyanacaksın geceleri... ter içinde ve özleyerek mavileri... 

bozkırın tam orta yerindeyim... akdeniz uzak ... günün birinde benim de pullarım dökülecek ve bilsem de denizkızlarının yakılmaktan ölesiye korktuklarını, oralarda, işte oralarda bir yerlerde savrulacak küllerim ve çocuk gülüşlerimde asılı kalacak rüzgarı akdenizin... kaçınız bir isim koydu ölmüşlerine ve kaçınız cansız bedenini bile fazla görüyor yerin yedi kat diplerine... ölülerden medet umulmaz, bilmez misin, düşlerin kızı... aynı sofrada buluşmaz ölüler ve maviyle yıkanmaz kayda geçirilmeyen vasiyetler... sen de her kuş gibisin... ve her kuş kadar uzak... duvarları kanayan bir kırmızı odanın içinde, maviye çalan günlerime dokundum geçenlerde... şimdilerde babamı daha çok özlüyor olmam ve kelimelerden ibaret bu küçük iç çekişlerin hemen yanı başına senin o ürkek bakışlarını izin bile alamadan yerleştirmem, hep bundan... babamın çocukluk fotoğrafları hiç olmadı, masal adam... ve sende babamın o kocaman elleri var, ağrılı bir yüreğe hep sevgiyle dokunan... gerisi ovanın güzelliği!

Masal Adam (S.Ç)                          ASLI DENİZ BirGün  31 Ağustos 2008

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !