12/9/2008 - Ali BAŞPINAR'I YILDIZLARA UĞURLADIK...
ALİ BAŞPINAR’I BİNLER YILDIZLARA UĞURLADI 07 Eylül 2008 Kanser tedavisi gördüğü Hacettepe Hastanesi’nde yaşamını yitiren Başpınar’ın cenazesi dün sabah ailesi, dostları, yakınları ve dava arkadaşları tarafından Hacettepe Hastanesi morgundan alındı. Omuzlarda taşınan cenaze “Butto devrimci yolumuzda yaşıyor”, “Devrim İçin Tek Yol - Devrimci Yol” sloganları ve “Devrimci öğretmen onurumuzdur”, “Ali Başpınar Devrimci Yol’umuzda yaşayacak”, “Bizimle hep yaşayacak” pankartları arasında Kurtuluş Parkı’nın karşısındaki alana getirildi. Sıhhiye otoparkına ise Ali Başpınar’ın büyük boy fotoğrafı ile “Ali Başpınar devrimci yolumuzda yaşıyor-DEVGENÇ” yazılı pankart asıldı. ‘ONDAN ÖĞRENDİK’ Devrim mücadelesinde yitirilen tüm devrimciler için saygı duruşu ile başlayan törende Ali Başpınar’ın hayatı ve devrimci mücadelesi anlatıldı. Törende ilk konuşmayı Başpınar’ın kurucuları arasında bulunduğu Dostluk ve Yardımlaşma Vakfı bursiyerleri adına iki üniversite öğrencisi yaptı. Öğrenciler, Başpınar’dan insana dair çok şey öğrendiklerini belirterek, “Yüzümüzdeki gülümsemeyi, ikiyüzlülüğe karşı direnmeyi ondan öğrendik, mücadelesi bizimle yaşayacak” dediler. İlk olarak söz alan TÖBDER’den Ali Rıza Akyol şunları söyledi: “Ali Başpınar devrimciliğin, dostluğun bir simgesidir.12 Mart’tan 80’e kadar ağır koşullarda mücadele veren, Türkiye’yi il il dolaşarak devrimci örgütlenmenin yolunu açmak için mücadele verdi. TÖB DER ile Devrimci öğretmen mücadelesinin en önünde o vardı.Ölümüne kadar mücadeleyi sürdürdü.Yoldaşımızı kaybettik, acımız sonsuz. Mücadelesini yaşatacağız. Anısı mücadelemize önder olsun.” Başpınar’ın dava arkadaşlarından Mehmet Ali Yılmaz ise, “ O sıkıntılarla geçen çocukluğunun ardından emperyalizme ve faşizme karşı mücadele etti. 78’in onurlu devrimci temsilcisi oldu” diye konuştu, Yılmaz, şunları kaydetti: “Ali, Dev Genç önderleri arasında yer aldı. 12 Mart faşizminde zindanlarda kaldı. 1970’li yıllarda ABD emperyalizmi ve işbirlikçilere karşı devrimci mücadele verdi. Başpınar’a layık olabilmek için emperyalizme karşı çözümler üretmeliyiz.” Hayatı ve mücadelesi 12 Mart döneminde THKP-C Dev-Genç davasından yargılanıp 2 yıl 4 ay cezaevinde kalan Başpınar, 1980 öncesi uzun süre Devrimci Öğretmen mücadelesinin örgütleyenlerinden oldu. Daha sonra yoksul mahallelerde faşist saldırılar karşısında direniş örgütlenmesinde öncü rol oynadı. Devrimci haraketin örgütlenmesinde aktif görev aldı. 12 Eylül darbesinin ardından, 23 Ocak 1981’de yakalanan Başpınar ağır işkencelerden geçirildikten sonra Devrimci Yol Merkez Komitesi Üyesi olarak yargılandığı askeri mahkeme tarafından müebbet hapis cezasına çarptırıldı. Başpınar 11 yıl hapishanede kaldı. 1991’te tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldı. Ali Başpınar cunta mahkemelerinde yaptığı savunmada son söz olarak şunları söylemişti: “Emekçi halkımıza karşı yürütülen yok etme ve sindirme politikalarına, halkımızın yanında emperyalizme, faşizme karşı mücadele etmenin haklı, doğru ve meşru bir direniş mücadelesinin içinde yer almış olmanın gururu ve onurunu taşıyorum, dünyanın hiçbir ülkesinde faşizme karşı direnenler anarşist ya da teröristlikle suçlanmaz, bizlere karşı yöneltilen bu suçlama ve niteleme de doğru değildir, Devrimci Yol dergilerinde bu gerçek emperyalizme ve faşizme karşı mücadele yöntemleri çok açık ve net bir biçimde ortaya konulmuştur. Geriye doğru baktığımızda o teorik tespitlerin doğruluğu çok açık ve net bir şekilde ortaya çıkıyor. Bugün burada son sözü bize verseniz de, gerçekte son sözü sizler nasıl bir karar verirseniz verin, Türkiye Halkları verecektir. İnanıyorum ki halkımız bizi aklayacaktır....” Dava arkadaşları ve gençler Başpınar’ın cenaze töreni için Türkiye’nin çeşitli illerinden ve yurt dışından çok sayıda kişi sabah saatlerinde Ankara’ya geldi. Devrimci Yol Merkez Komite Üyesi olmaktan yargılanan Ali Başpınar’ın cenazesine özellikle gençlerin katılması dikkat çekti. Ali Başpınar’ın cenazesine TMMMOB Yönetimi Kurulu Başkanı Mehmet Soğancı, MMO Yönetim Kurulu Başkanı Emin Koramaz, KESK Genel Başkanı Sami Evren, Eğitim-Sen Genel Başkanı Zübeyde Kılıç, Dostluk ve Yardımlaşma Vakfı, ÖDP, 78’ler Dayanışma Derneği, 68’liler Dayanışma Derneği, TKP ve Halkevleri üyeleri katıldı. Törene SHP Genel Başkanı Murat Karayalçın ve bir grup SHP’linin de katılması dikkat çekti. Hayat TV Genel Yayın Yönetmeni Aydın Çubukçu’nun da aralarında olduğu çok sayıda basın mensubu da töreni izledi. BirGün
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
1/9/2008 - ‘SEN DE HER KUŞ GİBİSİN, GÜNÜ GELDİĞİNDE ÇARESİZ...’
‘SEN DE HER KUŞ GİBİSİN, GÜNÜ GELDİĞİNDE ÇARESİZ...’ Nasıl iyileşeceksin sen küçük pençe, nasıl? Kim saracak bu kanatlarını ve neden bir başkasının sarmasını istiyorsun. Kendin sar kanadını, şifalı otlarından ovanın sen kendin bas yarana sihirli karışımını doğanın, ne kadar acı verse de o küçücük pırpır atan yüreğine. Yat, uçma, dinlen bir süre, yediklerin yeter sana bu zamana kadar. Güç topla, kurut kanadını ve bir sefer de uçmaya başla, düşsen de tünediğin dalından, kalk yine uç. Çarpsan da kafanı dökülen kozalaklara, kalk yine güçlü pençelerinin üzerine ve çırp kanatlarını, umutla geleceğe. Dağın arkasındaki denizi biliyorsun. Engin denizi, bir gün sen de diğerleri gibi uçacaksın oraya, istesen de istemesen de. Biliyorsun orda yaşayamazsın, pençelerin çaresiz, kanatların yetersiz. Yaşayamazsın orda. Ama zaten diğerleri de yaşamaya gitmiyorlar ki oraya. Gitmek zorunda oldukları için gidiyorlar. Sen de her kuş gibisin, günü geldiğinde çaresiz. Kırmızı gözlerinden bir ışık geçiyor. Günün gelene kadar uçmalısın küçük yürek. Umutla uçmalısın, çünkü kaybettiğinde küçücük yüreğindeki o mavi umudu, günler sana ızdırap, geceler boş... İşte o yüzden uçacağın o güne kadar sen sadece kendin için ama sadece kendin için en değerli kuşsun, gerisi ovanın güzelliği...” * Babamın “dışarıda mavi çok mu ...” diye sorduğu o sorunun bende yarattığı o onulmaz ağrı henüz geçmedi düşlerimden... gördüğüm her mavi sonrasında tökezleyip düşmekten son anda kurtulmam ve kirpiklerimin alev aldığı korkusuna kapılmam, hep bundan... meğer bilirmiş babam gideceğini ve ölümlerin en mavisine hazırlarmış suretini... “alabildiğine mavi her yer, babakuş ...” diye sımsıkı tutmuştum o küçücük kalmış avuçlarının tam orta yerinden ve binlerce yıla eşit o kırık sancılarla bitkin yattığı o yerden... “caddeler mavi, baba ... güz dönümünün tüm yaprakları mavi... simitçiler mavi toplar sektiriyor ve mavi mavi bağırıyor tüm hurdacıları bu şehrin...”... nasıl olmuştu bilmiyorum... o cılız avuçlarının içinde bana elini uzatan binlerce el vardı ve sımsıkı kavrıyordu parmaklarımı... yorgun, bitkin, kırgın; o çok sevdiği yol arkadaşını, büyümek nedir bilmeyen o küçük hırçın kızını ve herkesten çok daha sessiz duran aklı selim oğlunu kimlere emanet edeceğini bilemeyen, endişeli, mavi bağ bozumlarına çok az saat kaldığından fazlasıyla haberdar, kor alevlerden mavi çığlıklar atan binlerce titrek el... baba olmak böyle bir şeydi belki de; ellerinde kalan güç ölesiye tükense bile, yeni eller çoğaltabilmekti kanayan avuçlarının içinden... babam maviydi, giderken... ve farkına bile varmadan, yeri göğü almıştı ellerimden... çok değil, az bir zaman sonra bir koca on yıl dolacak mavilerin boşaldığı o yerden... ve öyle bir on yıl ki bu, bir o kadar zaman sonra ve yaşıyor olursam şayet, elli yaşıma dayamak için inatla yontmaya devam edeceğim, bir zamanlar her yeni yılı kutsamak adına olmadık yıldızları dallarının arasına kondurduğum o çam ağacı eskisi merdivenimi... sonrası, ölüm ... “hayat uzun, ömür kısa...” diye fısıldarken kulağıma küçük denizkızı, suya düşen gerçeğimi uyandırmaya çalışıyorum sayıklayarak... “sonrası ölüm, düşlerin kızı... iyice bellet bunu o küçük kaygan kuyruğuna... sonrası ölüm... ve önce o gümüş pullu kuyruğun can çekişecek, sen çaresizlikler içinde kurtulmaya çalışırken suretinden... on para dahi etmeyecek güzelliğin... ve o kaygan kuyruğunun ucunda verecek son nefesini, kimi çocuk gülüşlerin... sonrası ölüm, düşlerin kızı... ve öyle bir ölüm ki bu, kutsal kitaplar bile yas tutacak yokluğuna... yalanlar gerçeklerle beslenir... ve sensiz kalacak o çok sevdiğin on üç atlı süvari... yurdunu kaybetmiş ayinlere hazırlanıyor mutsuz ülken yine... kimi tüm gün açlıktan kıvranacak öteki aylarda olduğu gibi... kimi en parlak oyunlarını sergileyecek ve tıka basa dolduracak hepten çürümüş mideleri... ve sen bir hurma ağacının kıyımıyla uyanacaksın geceleri... ter içinde ve özleyerek mavileri... ” bozkırın tam orta yerindeyim... akdeniz uzak ... günün birinde benim de pullarım dökülecek ve bilsem de denizkızlarının yakılmaktan ölesiye korktuklarını, oralarda, işte oralarda bir yerlerde savrulacak küllerim ve çocuk gülüşlerimde asılı kalacak rüzgarı akdenizin... kaçınız bir isim koydu ölmüşlerine ve kaçınız cansız bedenini bile fazla görüyor yerin yedi kat diplerine... ölülerden medet umulmaz, bilmez misin, düşlerin kızı... aynı sofrada buluşmaz ölüler ve maviyle yıkanmaz kayda geçirilmeyen vasiyetler... sen de her kuş gibisin... ve her kuş kadar uzak... duvarları kanayan bir kırmızı odanın içinde, maviye çalan günlerime dokundum geçenlerde... şimdilerde babamı daha çok özlüyor olmam ve kelimelerden ibaret bu küçük iç çekişlerin hemen yanı başına senin o ürkek bakışlarını izin bile alamadan yerleştirmem, hep bundan... babamın çocukluk fotoğrafları hiç olmadı, masal adam... ve sende babamın o kocaman elleri var, ağrılı bir yüreğe hep sevgiyle dokunan... gerisi ovanın güzelliği! Masal Adam (S.Ç) ASLI DENİZ BirGün 31 Ağustos 2008
|
|
Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
26/8/2008 - SAĞLIK TA YIKIM SÜRÜYOR
Cumhuriyet gazetesinin pazar ekindeki bir yazıyı sizlere sunuyorum. Önce ne alakası var dedirten sonra acaba dedirten bir yazı.. ÖZEL HASTANE HEKİMLERİ VE PAVYON KADINLARI! Özel sağlık sigortasının aşağılık bir güvensizlik ortamından kaynaklı doğduğuna eminim. Doğal olan, bir yurttaşın devletine güvenmesi, hastalık, düşkünlük halinde babası(!) tarafından korunmasıdır. Oysa, sağlıklı girilip hasta çıkılan bu kamu kurumları, toplumsal güveni çoktan yitirmiş, devletin şefkatli eli şöyle dursun, kişiye habire dayak atar hale gelmiştir. Diyeceğim; yolu hastaneye düşen kişiden umudu kesmek olağan bir durumdur.
İstanbul'un gözde iktisadi merkezi olma adayı, yeni ilçe Ataşehir'de oturuyorum. Kentin başka yerlerinde olduğu gibi, kısa sürede bizim bölgemizde de pıtrak gibi üç özel hastane bitiverdi. İnsanın, bu beş yıldızlı merkezlere yakın olması güven verici kuşkusuz(!) Ama hangi koşullarda?
Ya çok zengin olacaksınız, ya da sigortalı. Eğer varlıklıysanız, hastanenizin sizi soyup soğana çevirme sürecinin fakında olmayabilirsiniz. Sigortanız varsa, zaten o kurumlar arası danışıklı dövüş olarak gelişen kazıklama sürecine dahil olmazsınız. Diğer seçenek can sıkıcı olandır; kasada ödemeyi ağlayarak yaparsınız…
Sigortacının ilk amacı, sizin yıpranmamış, kısa zamanda da büyük hasar görmeyecek bir gövdeye sahip olduğunuzu saptamaktır. Yıllık kar-zarar hesaplarına göre, sizin dolduracağınız alan, mutlaka devede kulak olmalıdır. Aksi halde, özel hastanelerin eline düşen deneklerden biri olabilirsiniz ki; bu da küresel iktisadi iklimde sigortacınızın canını yakabilir.
Özel hastaneler, devletin görevlerini yerine getiremediği ya da yeni bir kar-rant kapısını müteşebbislere araladığı zaman ortaya çıkmıştır. İnsan sağlığının özelleşmesi demek, fiili olarak tüm yurttaşlardan oluşan devlet aygıtının sonu demektir. Bizim sağlığımızı korumakla yükümlü kurum, beceriksizliğini ilan edip, bizi el alemin insafına bırakmıştır.
Bunu iki yolla yapmaktadır; kamu görevi yapan hastanelerinde kötü hizmet vererek ve hekimlerinin kötü yola düşmesinin önünü açarak.
Ne demek hekimlerin kötü yola düşmesi?
İyi bir tıp fakültesinden mezun olan hekim, akademisyen olmak istese bile, üniversitelerin içinde bulunduğu koşullardan ya da devletin açlık sınırında çalıştırma geleneğinden dolayı, eğer arkasında güçlü bir anne-baba yoksa hızla özelleşmek zorundadır.
Hekimin özelleşmek için, ettiği Hipokrat yemiyle arasındaki ilişkiyi yeniden düzenlemesi; bu ilişkinin ahlaklı biçimde ilerlemesinin olanaksız olduğunu bilerek, ölçütlerini değiştirmesi gerekmektedir. Özel hastaneler ticari merkezlerdir. Hal böyle olunca, ağına düşen hastasının, iktisadi manada ırzına geçmekte herhangi bir sakınca görmez, hatta hedef budur. Eh bir haftada devlet eliyle öldürülen bebeleri gören yurttaş, kaçınılmaz olan tecavüzden zevk almaya çalışır!
Özel hastanede iş görüşmesine giden hekim, eğitimini almadığı, ama öğrenmek zorunda olduğu bir dilden, yani paranın dilinden konuşmak zorundadır. Özel hastane, hekime ya çok düşük bir maaş ya da hasta sayısına göre prim önerir. Şu halde, eğer hekimin önceden edindiği bir çevresi yoksa ayvayı yemiş demektir.
Bizim Ataşehir'deki hastanelerden birinde hekimler sürekli kantinde oturuyor. Mekan yeni, müşteri yok. Garipler çay, kahve içip, sinirden gülüyorlar. Aybaşı geldiğinde geleceklerinden çalarak, avans alıyorlar. Eh çaresiz hekim, yolu oraya düşen ilk hastaya hemen saldırıveriyor.
Muayene edecek birini bulan hekim; güven vermek, önerilen biri olmak için, hasta karşısında on takla atıyor. Eğer sözleşme gereği, kısa sürede çevre yapıp, hastanenin önemli gelir kalemlerinden biri olamazsa kapının önüne konacağını biliyor. Anlayacağınız kırk tilkinin dolaştığı yerde, bizim çaresiz ve küresel iktisat yönünden eğitimsiz, deneyimsiz hekimimiz bir başına kalıveriyor.
Ne okuldaki hocaları, ne insanlık tarihiyle koşut bilimsel bilgileri derdine derman olamıyor. Kimi zaman çalıştığı hastanenin tanıtım etkinliklerinde figüranlık yaparak, kameralara gülüyor. Kimi zaman parayla satın alınmış televizyon saatlerinde uzun uzadıya hastanesinin niteliğinden, bir pazarlamacı gibi söz ediyor. İtiraz etmeye kalkarsa, kimi Avrupalı, kimi Türk, kimiyse siyasi iktidar tarafından örgütlenmiş Ilımlı-İslam hastanelerde iş bulamaz hale geliyor.
Eskiden Beyoğlu'nun uğrak yerleri pavyonlarda kadınlar çalışır, masalara gider, müşteriye içki satarlardı. Patronlar dükkanlarında masası olan kadınları yeğlerdi. Masası olan kadın kendinden emin, müşteriye bolca içirir, bir içeri, bir dışarı yöntemiyle (bir içki ücreti patrona, biri cebe) çalışırdı. Müşterisi olamayan, edinemeyen kadın hemen kapının önüne konurdu.
Özel hastane hekimleri de giderek kötü yola düşmekteler. Bu ahlaksız düzen, toplumun en iyi yetişmiş emekçilerini boğmakta. Başlarında Demoklesin kılıcı gibi, bir de yabancı, ucuz hekim belası var.
İçinizde çocuğuna `Oku, oku da hekim ol, öğretmen ol' diyen kaldı mı? Enver Aysever(Sosyolog)
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
22/7/2008 - KAMPÜS LİBARELLERİ
KAMPÜS LİBERALLERİ Reelpolitikanın gündeminde iki ‘politik dava’ var: Ergenekon ve AKP. Normal bir hukuk ortamında ilke olarak iki bağımsız dava süreci beklenebilirdi. Ama neredee… Yargılamanın kendisi başlangıçtan itibaren çifte standarda mahkûm edildi. Kimler tarafından? Savcılığa ve avukatlığa soyunan politikacılar ve ‘gasteciler’ tarafından. Birinci davanın politikacı savcıları ikinci davanın avukatları, sanıklarıdır. (Bkz. Erdoğan.) İkinci davanın politikacı savcıları ise birinci davanın politikacı avukatlığına soyunmuştur. (Bkz. Baykal.) Liberaller, Ergenekon davasında, elbette hem savcı, hem yargıç olmayı tercih ederlerdi; ama kendilerine şimdilik mübaşir rolü biçildi. Mübaşirler, meslekleri gereği çığırtkandır. Mahkeme kapısından suçlu çağırıyorlar. İşte bunlar arasında ‘bizler’ (sosyalistler, devrimciler) de yer alıyoruz. Mübaşir liberallerin gözünde suçumuz sabit: Darbe karşıtı olmamak! AKP’ye destek vermemek… Ama bu mübaşirler çok yalancı… ‘Ergenekon bizi ilgilendirmez’ demişiz. Çünkü, ‘filler tepişir çimenler ezilir’ diye manşet dahi çekmişiz. Peki ama, bu bir deyim! Evet, ‘filler tepişir çimler ezilir’ ne demek? ‘Kabak yine bizim başımıza patlayacak’ demek. (Yine bir deyim kullandık! Yine anlamayacaklar mı?) Yani, ‘Ey millet, darbe olursa önce bizim gibilerin canına okuyacak, emekçiler yoksullar daha fazla ezilecek’ demek… Yani ‘Gidişat siyasi İslamcıların, cemaat güçlerinin lehine olursa, bu herifler önce bizim hayatımızı karartacak, memleketi zindan edecek’ demek. İşte bunlar bizim için hayatın acı gerçekleri… Belli ki bütün ‘suçumuz’ şudur: Bunları, bir yanda laiklik ve diğer yanda demokrasi cephesi olarak kabul etmiyoruz. Reelpolitikanın dayattığı ehveni şer noktasında değiliz. Şeriat niyeti var, ama henüz şeriat gelmiyor. Darbe niyeti var ama henüz darbe yok. O halde? Böyle bir durumda ‘yiyin birbirinizi’ demek, ‘asıl bizler her ikinizin de canınıza okuyacağız’ niyetini dile getirmektir. Tamam, mevcut durumda buna gücümüz yetmez. Ama gücümüz yetmiyor diye bir tarafa alkış tutmanın alemi var mı? Şunun şurası taş çatlasa memlekette toplam 156 bin kişiyiz! Taraf tutmak, bir yanı alkışlayıp diğerini yuhalamaktır. Ama ‘taraf tutmamak’, demokrasi düşmanı iki cenaha birden yuh çekmek, işte bu tam da demokrasiden taraf olmaktır. Ergenekon davasından önce de, kontrgerillanın, Hrant’ın katillerinin, Kirli Savaşın faillerinin peşine düştük. Bu dava sayesinde elbette bunlara karşı sesimizi, ama kendi sesimizi daha fazla yükselteceğiz. Çünkü varlık nedenimiz, kendi bağımsız siyasetimiz darbelere karşı olmakla başlıyor. Ayrıca solcuların sermayeden, gericilerden ve liberallerden vb de bağımsız siyasetlere sahip olması, zaten elzemdir. (Bu arada şunu da itiraf edeyim, bu kadar yaygara karşısında paranoyak olup kendi yazı arşivime baktım, şeriat tehlikesinden çok darbe girişimleri, askerin siyasete müdahalesi, Ergenekon faaliyetleri üzerine ve en çok da bunlara şiddetle itiraz eden yazılar kaleme almışım!) Başka bir liberal ‘geyiği’ aynen şöyle: Darbelere karşı olmak için şimdi AKP’yi savunmak gerekirmiş! Ergenekon ve AKP siyasetleri dışında, başka bir siyasi hat mümkün deyince, siyasetsiz olurmuşuz, orta yolcu olurmuşuz! Bu arkadaşların bir kısmı hem 1991 hem 2002’de Saddam-Bush kapışmasında, asıl tehlike diktatör Saddam deyip onun karşısında Bush politikalarını ve yeni dünya düzenini destekledi; biz ‘orta yolcu’ olduk, çünkü ikisine de karşı çıktık, savaşa karşı çıktık, Irak halkını destekledik. AB tartışmalarında da ‘evet mi hayır mı’ dayatmaları karşısında emeğin Avrupasını savunduk. Bakın aklıma ne geldi. Vakti zamanında kampüs Maocuları, baş tehlike sosyal emperyalizm deyip Sovyetlere karşı ABD ile ittifak savunurdu. Şimdiki kampüs liberalleri de aynı indirgemeci mantığı sürdürmüyor mu? Liberalizm adına ‘tehlike AKP değil darbe’ deyip cemaat kuvvetlerine katılıyorlar. Üstelik bizden de aynı tercihi bekliyorlar. Ama portakal orada kal! Biz sosyalistiz. Özgürlükçüyüz ama liberal değiliz. Melih PAKDEMİR BirGün (21.07.2008)
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
|