BİRARADA YAŞAMI SAVUNALIM

12/9/2008 - Ali BAŞPINAR'I YILDIZLARA UĞURLADIK...

ALİ BAŞPINAR’I BİNLER YILDIZLARA UĞURLADI
07 Eylül 2008
  

Kanser tedavisi gördüğü Hacettepe Hastanesi’nde yaşamını yitiren Başpınar’ın cenazesi dün sabah ailesi, dostları, yakınları ve dava arkadaşları tarafından Hacettepe Hastanesi morgundan alındı. Omuzlarda taşınan cenaze “Butto devrimci yolumuzda yaşıyor”, “Devrim İçin Tek Yol - Devrimci Yol” sloganları ve “Devrimci öğretmen onurumuzdur”, “Ali Başpınar Devrimci Yol’umuzda yaşayacak”, “Bizimle hep yaşayacak” pankartları arasında Kurtuluş Parkı’nın karşısındaki alana getirildi. Sıhhiye otoparkına ise Ali Başpınar’ın büyük boy fotoğrafı ile “Ali Başpınar devrimci yolumuzda yaşıyor-DEVGENÇ” yazılı pankart asıldı.

‘ONDAN ÖĞRENDİK’

Devrim mücadelesinde yitirilen tüm devrimciler için saygı duruşu ile başlayan törende Ali Başpınar’ın hayatı ve devrimci mücadelesi anlatıldı.   Törende ilk konuşmayı Başpınar’ın kurucuları arasında bulunduğu Dostluk ve Yardımlaşma Vakfı bursiyerleri adına iki üniversite öğrencisi yaptı. Öğrenciler, Başpınar’dan insana dair çok şey öğrendiklerini belirterek, “Yüzümüzdeki gülümsemeyi, ikiyüzlülüğe karşı direnmeyi ondan öğrendik, mücadelesi bizimle yaşayacak” dediler.

İlk olarak söz alan TÖBDER’den Ali Rıza Akyol  şunları söyledi: “Ali Başpınar devrimciliğin, dostluğun bir simgesidir.12 Mart’tan 80’e kadar ağır koşullarda mücadele veren, Türkiye’yi il il dolaşarak devrimci örgütlenmenin yolunu açmak için mücadele verdi. TÖB DER ile Devrimci öğretmen mücadelesinin en önünde o vardı.Ölümüne kadar mücadeleyi sürdürdü.Yoldaşımızı kaybettik, acımız sonsuz. Mücadelesini yaşatacağız. Anısı mücadelemize önder olsun.”

Başpınar’ın dava arkadaşlarından  Mehmet Ali Yılmaz ise, “ O sıkıntılarla geçen çocukluğunun ardından emperyalizme ve faşizme karşı mücadele etti. 78’in onurlu devrimci temsilcisi oldu” diye konuştu, Yılmaz, şunları kaydetti:

“Ali, Dev Genç önderleri arasında yer aldı. 12 Mart faşizminde zindanlarda kaldı. 1970’li yıllarda ABD emperyalizmi ve işbirlikçilere karşı devrimci mücadele verdi. Başpınar’a layık olabilmek için emperyalizme karşı çözümler üretmeliyiz.”

Hayatı ve mücadelesi

12 Mart döneminde THKP-C Dev-Genç davasından yargılanıp 2 yıl 4 ay cezaevinde kalan Başpınar, 1980 öncesi uzun süre Devrimci Öğretmen mücadelesinin örgütleyenlerinden oldu. Daha sonra yoksul mahallelerde faşist saldırılar karşısında direniş örgütlenmesinde öncü rol oynadı. Devrimci haraketin örgütlenmesinde aktif görev aldı. 12 Eylül darbesinin ardından, 23 Ocak 1981’de yakalanan Başpınar ağır işkencelerden geçirildikten sonra Devrimci Yol Merkez Komitesi Üyesi olarak yargılandığı askeri mahkeme tarafından müebbet hapis cezasına çarptırıldı. Başpınar 11 yıl hapishanede kaldı. 1991’te tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldı.

Ali Başpınar cunta mahkemelerinde yaptığı savunmada son söz olarak şunları söylemişti:

“Emekçi halkımıza karşı yürütülen yok etme ve sindirme politikalarına, halkımızın yanında emperyalizme, faşizme karşı mücadele etmenin haklı, doğru ve meşru bir direniş mücadelesinin içinde yer almış olmanın gururu ve onurunu taşıyorum, dünyanın hiçbir ülkesinde faşizme karşı direnenler anarşist ya da teröristlikle suçlanmaz, bizlere karşı yöneltilen bu suçlama ve niteleme de doğru değildir, Devrimci Yol dergilerinde bu gerçek emperyalizme ve faşizme karşı mücadele yöntemleri çok açık ve net bir biçimde ortaya konulmuştur.

Geriye doğru baktığımızda o teorik tespitlerin doğruluğu çok açık ve net bir şekilde ortaya çıkıyor. Bugün burada son sözü bize verseniz de, gerçekte son sözü sizler nasıl bir karar verirseniz verin, Türkiye Halkları verecektir. İnanıyorum ki halkımız bizi aklayacaktır....”

Dava arkadaşları ve gençler

Başpınar’ın cenaze töreni için Türkiye’nin çeşitli illerinden ve yurt dışından çok sayıda kişi sabah saatlerinde Ankara’ya geldi. Devrimci Yol Merkez Komite Üyesi olmaktan yargılanan Ali Başpınar’ın cenazesine özellikle gençlerin katılması dikkat çekti.

Ali Başpınar’ın cenazesine TMMMOB Yönetimi Kurulu Başkanı Mehmet Soğancı, MMO Yönetim Kurulu Başkanı Emin Koramaz, KESK Genel Başkanı Sami Evren, Eğitim-Sen Genel Başkanı Zübeyde Kılıç, Dostluk ve Yardımlaşma Vakfı, ÖDP, 78’ler Dayanışma Derneği, 68’liler Dayanışma Derneği, TKP ve Halkevleri üyeleri katıldı. Törene SHP Genel Başkanı Murat Karayalçın ve bir grup SHP’linin de katılması dikkat çekti. Hayat TV Genel Yayın Yönetmeni Aydın Çubukçu’nun da aralarında olduğu  çok sayıda basın mensubu da töreni izledi.    BirGün

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

1/9/2008 - ‘SEN DE HER KUŞ GİBİSİN, GÜNÜ GELDİĞİNDE ÇARESİZ...’

‘SEN DE HER KUŞ GİBİSİN, GÜNÜ GELDİĞİNDE ÇARESİZ...’

 

 Nasıl iyileşeceksin sen küçük pençe, nasıl? Kim saracak bu kanatlarını ve neden bir başkasının sarmasını istiyorsun. Kendin sar kanadını, şifalı otlarından ovanın sen kendin bas yarana sihirli karışımını doğanın, ne kadar acı verse de o küçücük pırpır atan yüreğine. Yat, uçma, dinlen bir süre, yediklerin yeter sana bu zamana kadar. Güç topla, kurut kanadını ve bir sefer de uçmaya başla, düşsen de tünediğin dalından, kalk yine uç. Çarpsan da kafanı dökülen kozalaklara, kalk yine güçlü pençelerinin üzerine ve çırp kanatlarını, umutla geleceğe. Dağın arkasındaki denizi biliyorsun. Engin denizi, bir gün sen de diğerleri gibi uçacaksın oraya, istesen de istemesen de. Biliyorsun orda yaşayamazsın, pençelerin çaresiz, kanatların yetersiz. Yaşayamazsın orda. Ama zaten diğerleri de yaşamaya gitmiyorlar ki oraya. Gitmek zorunda oldukları için gidiyorlar. Sen de her kuş gibisin, günü geldiğinde çaresiz. Kırmızı gözlerinden bir ışık geçiyor. Günün gelene kadar uçmalısın küçük yürek. Umutla uçmalısın, çünkü kaybettiğinde küçücük yüreğindeki o mavi umudu, günler sana ızdırap, geceler boş... İşte o yüzden uçacağın o güne kadar sen sadece kendin için ama sadece kendin için en değerli kuşsun, gerisi ovanın güzelliği...” *

Babamın “dışarıda mavi çok mu ...” diye sorduğu o sorunun bende yarattığı o onulmaz ağrı henüz geçmedi düşlerimden... gördüğüm her mavi sonrasında tökezleyip düşmekten son anda kurtulmam ve kirpiklerimin alev aldığı korkusuna kapılmam, hep bundan... meğer bilirmiş babam gideceğini ve ölümlerin en mavisine hazırlarmış suretini... “alabildiğine mavi her yer, babakuş ...” diye sımsıkı tutmuştum o küçücük kalmış avuçlarının tam orta yerinden ve binlerce yıla eşit o kırık sancılarla bitkin yattığı o yerden... “caddeler mavi, baba ... güz dönümünün tüm yaprakları mavi... simitçiler mavi toplar sektiriyor ve mavi mavi bağırıyor tüm hurdacıları bu şehrin...”...  nasıl olmuştu bilmiyorum... o cılız avuçlarının içinde bana elini uzatan binlerce el vardı ve sımsıkı kavrıyordu parmaklarımı... yorgun, bitkin, kırgın; o çok sevdiği yol arkadaşını, büyümek nedir bilmeyen o küçük hırçın kızını ve herkesten çok daha sessiz duran aklı selim oğlunu kimlere emanet edeceğini bilemeyen, endişeli, mavi bağ bozumlarına çok az saat kaldığından fazlasıyla haberdar, kor alevlerden mavi çığlıklar atan binlerce titrek el... baba olmak böyle bir şeydi belki de; ellerinde kalan güç ölesiye tükense bile, yeni eller çoğaltabilmekti kanayan avuçlarının içinden... babam maviydi, giderken... ve farkına bile varmadan, yeri göğü almıştı ellerimden... çok değil, az bir zaman sonra bir koca on yıl dolacak mavilerin boşaldığı o yerden... ve öyle bir on yıl ki bu, bir o kadar zaman sonra ve yaşıyor olursam şayet, elli yaşıma dayamak için inatla yontmaya devam edeceğim, bir zamanlar her yeni yılı kutsamak adına olmadık yıldızları dallarının arasına kondurduğum o çam ağacı eskisi merdivenimi... sonrası, ölüm ... “hayat uzun, ömür kısa...” diye fısıldarken kulağıma küçük denizkızı, suya düşen gerçeğimi uyandırmaya çalışıyorum sayıklayarak...  “sonrası ölüm, düşlerin kızı... iyice bellet bunu o küçük kaygan kuyruğuna... sonrası ölüm... ve önce o gümüş pullu kuyruğun can çekişecek, sen çaresizlikler içinde kurtulmaya çalışırken suretinden... on para dahi etmeyecek güzelliğin... ve o kaygan kuyruğunun ucunda verecek son nefesini, kimi çocuk gülüşlerin... sonrası ölüm, düşlerin kızı... ve öyle bir ölüm ki bu, kutsal kitaplar bile yas tutacak yokluğuna... yalanlar gerçeklerle beslenir... ve sensiz kalacak o çok sevdiğin on üç atlı süvari... yurdunu kaybetmiş ayinlere hazırlanıyor mutsuz ülken yine... kimi tüm gün açlıktan kıvranacak öteki aylarda olduğu gibi... kimi en parlak oyunlarını sergileyecek ve tıka basa dolduracak hepten çürümüş mideleri... ve sen bir hurma ağacının kıyımıyla uyanacaksın geceleri... ter içinde ve özleyerek mavileri... 

bozkırın tam orta yerindeyim... akdeniz uzak ... günün birinde benim de pullarım dökülecek ve bilsem de denizkızlarının yakılmaktan ölesiye korktuklarını, oralarda, işte oralarda bir yerlerde savrulacak küllerim ve çocuk gülüşlerimde asılı kalacak rüzgarı akdenizin... kaçınız bir isim koydu ölmüşlerine ve kaçınız cansız bedenini bile fazla görüyor yerin yedi kat diplerine... ölülerden medet umulmaz, bilmez misin, düşlerin kızı... aynı sofrada buluşmaz ölüler ve maviyle yıkanmaz kayda geçirilmeyen vasiyetler... sen de her kuş gibisin... ve her kuş kadar uzak... duvarları kanayan bir kırmızı odanın içinde, maviye çalan günlerime dokundum geçenlerde... şimdilerde babamı daha çok özlüyor olmam ve kelimelerden ibaret bu küçük iç çekişlerin hemen yanı başına senin o ürkek bakışlarını izin bile alamadan yerleştirmem, hep bundan... babamın çocukluk fotoğrafları hiç olmadı, masal adam... ve sende babamın o kocaman elleri var, ağrılı bir yüreğe hep sevgiyle dokunan... gerisi ovanın güzelliği!

Masal Adam (S.Ç)                          ASLI DENİZ BirGün  31 Ağustos 2008

Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

26/8/2008 - SAĞLIK TA YIKIM SÜRÜYOR


Cumhuriyet gazetesinin pazar ekindeki bir yazıyı sizlere
sunuyorum. Önce ne alakası var dedirten sonra acaba dedirten bir
yazı..
ÖZEL HASTANE HEKİMLERİ VE PAVYON KADINLARI!
Özel sağlık sigortasının aşağılık bir güvensizlik ortamından
kaynaklı doğduğuna eminim. Doğal olan, bir yurttaşın devletine
güvenmesi, hastalık, düşkünlük halinde babası(!) tarafından
korunmasıdır. Oysa, sağlıklı girilip hasta çıkılan bu kamu
kurumları, toplumsal güveni çoktan yitirmiş, devletin şefkatli eli
şöyle dursun, kişiye habire dayak atar hale gelmiştir. Diyeceğim;
yolu hastaneye düşen kişiden umudu kesmek olağan bir durumdur.

İstanbul'un gözde iktisadi merkezi olma adayı, yeni ilçe Ataşehir'de
oturuyorum. Kentin başka yerlerinde olduğu gibi, kısa sürede bizim
bölgemizde de pıtrak gibi üç özel hastane bitiverdi. İnsanın, bu beş
yıldızlı merkezlere yakın olması güven verici kuşkusuz(!) Ama hangi
koşullarda?

Ya çok zengin olacaksınız, ya da sigortalı. Eğer varlıklıysanız,
hastanenizin sizi soyup soğana çevirme sürecinin fakında
olmayabilirsiniz. Sigortanız varsa, zaten o kurumlar arası danışıklı
dövüş olarak gelişen kazıklama sürecine dahil olmazsınız. Diğer
seçenek can sıkıcı olandır; kasada ödemeyi ağlayarak yaparsınız…

Sigortacının ilk amacı, sizin yıpranmamış, kısa zamanda da büyük
hasar görmeyecek bir gövdeye sahip olduğunuzu saptamaktır. Yıllık
kar-zarar hesaplarına göre, sizin dolduracağınız alan, mutlaka
devede kulak olmalıdır. Aksi halde, özel hastanelerin eline düşen
deneklerden biri olabilirsiniz ki; bu da küresel iktisadi iklimde
sigortacınızın canını yakabilir.

Özel hastaneler, devletin görevlerini yerine getiremediği ya da yeni
bir kar-rant kapısını müteşebbislere araladığı zaman ortaya
çıkmıştır. İnsan sağlığının özelleşmesi demek, fiili olarak tüm
yurttaşlardan oluşan devlet aygıtının sonu demektir. Bizim
sağlığımızı korumakla yükümlü kurum, beceriksizliğini ilan edip,
bizi el alemin insafına bırakmıştır.

Bunu iki yolla yapmaktadır; kamu görevi yapan hastanelerinde kötü
hizmet vererek ve hekimlerinin kötü yola düşmesinin önünü açarak.

Ne demek hekimlerin kötü yola düşmesi?

İyi bir tıp fakültesinden mezun olan hekim, akademisyen olmak istese
bile, üniversitelerin içinde bulunduğu koşullardan ya da devletin
açlık sınırında çalıştırma geleneğinden dolayı, eğer arkasında güçlü
bir anne-baba yoksa hızla özelleşmek zorundadır.

Hekimin özelleşmek için, ettiği Hipokrat yemiyle arasındaki ilişkiyi
yeniden düzenlemesi; bu ilişkinin ahlaklı biçimde ilerlemesinin
olanaksız olduğunu bilerek, ölçütlerini değiştirmesi gerekmektedir.
Özel hastaneler ticari merkezlerdir. Hal böyle olunca, ağına düşen
hastasının, iktisadi manada ırzına geçmekte herhangi bir sakınca
görmez, hatta hedef budur. Eh bir haftada devlet eliyle öldürülen
bebeleri gören yurttaş, kaçınılmaz olan tecavüzden zevk almaya
çalışır!

Özel hastanede iş görüşmesine giden hekim, eğitimini almadığı, ama
öğrenmek zorunda olduğu bir dilden, yani paranın dilinden konuşmak
zorundadır. Özel hastane, hekime ya çok düşük bir maaş ya da hasta
sayısına göre prim önerir. Şu halde, eğer hekimin önceden edindiği
bir çevresi yoksa ayvayı yemiş demektir.

Bizim Ataşehir'deki hastanelerden birinde hekimler sürekli kantinde
oturuyor. Mekan yeni, müşteri yok. Garipler çay, kahve içip,
sinirden gülüyorlar. Aybaşı geldiğinde geleceklerinden çalarak,
avans alıyorlar. Eh çaresiz hekim, yolu oraya düşen ilk hastaya
hemen saldırıveriyor.

Muayene edecek birini bulan hekim; güven vermek, önerilen biri olmak
için, hasta karşısında on takla atıyor. Eğer sözleşme gereği, kısa
sürede çevre yapıp, hastanenin önemli gelir kalemlerinden biri
olamazsa kapının önüne konacağını biliyor. Anlayacağınız kırk
tilkinin dolaştığı yerde, bizim çaresiz ve küresel iktisat yönünden
eğitimsiz, deneyimsiz hekimimiz bir başına kalıveriyor.

Ne okuldaki hocaları, ne insanlık tarihiyle koşut bilimsel bilgileri
derdine derman olamıyor. Kimi zaman çalıştığı hastanenin tanıtım
etkinliklerinde figüranlık yaparak, kameralara gülüyor. Kimi zaman
parayla satın alınmış televizyon saatlerinde uzun uzadıya
hastanesinin niteliğinden, bir pazarlamacı gibi söz ediyor. İtiraz
etmeye kalkarsa, kimi Avrupalı, kimi Türk, kimiyse siyasi iktidar
tarafından örgütlenmiş Ilımlı-İslam hastanelerde iş bulamaz hale
geliyor.

Eskiden Beyoğlu'nun uğrak yerleri pavyonlarda kadınlar çalışır,
masalara gider, müşteriye içki satarlardı. Patronlar dükkanlarında
masası olan kadınları yeğlerdi. Masası olan kadın kendinden emin,
müşteriye bolca içirir, bir içeri, bir dışarı yöntemiyle (bir içki
ücreti patrona, biri cebe) çalışırdı. Müşterisi olamayan, edinemeyen
kadın hemen kapının önüne konurdu.

Özel hastane hekimleri de giderek kötü yola düşmekteler. Bu ahlaksız
düzen, toplumun en iyi yetişmiş emekçilerini boğmakta. Başlarında
Demoklesin kılıcı gibi, bir de yabancı, ucuz hekim belası var.

İçinizde çocuğuna `Oku, oku da hekim ol, öğretmen ol' diyen kaldı mı?
Enver Aysever(Sosyolog)

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

22/7/2008 - KAMPÜS LİBARELLERİ

KAMPÜS LİBERALLERİ

Reelpolitikanın gündeminde iki ‘politik dava’ var: Ergenekon ve AKP. Normal bir hukuk ortamında ilke olarak iki bağımsız dava süreci beklenebilirdi. Ama neredee… Yargılamanın kendisi başlangıçtan itibaren çifte standarda mahkûm edildi. Kimler tarafından? Savcılığa ve avukatlığa soyunan politikacılar ve ‘gasteciler’ tarafından. Birinci davanın politikacı savcıları ikinci davanın avukatları, sanıklarıdır. (Bkz. Erdoğan.) İkinci davanın  politikacı savcıları ise birinci davanın politikacı avukatlığına soyunmuştur. (Bkz. Baykal.)

Liberaller, Ergenekon davasında, elbette hem savcı, hem yargıç olmayı tercih ederlerdi; ama kendilerine şimdilik mübaşir rolü biçildi. Mübaşirler, meslekleri gereği çığırtkandır. Mahkeme kapısından suçlu çağırıyorlar. İşte bunlar arasında ‘bizler’ (sosyalistler, devrimciler) de yer alıyoruz. Mübaşir liberallerin gözünde suçumuz sabit: Darbe karşıtı olmamak! AKP’ye destek vermemek…

Ama bu mübaşirler çok yalancı… ‘Ergenekon bizi ilgilendirmez’ demişiz. Çünkü, ‘filler tepişir çimenler ezilir’ diye manşet dahi çekmişiz. Peki ama, bu bir deyim! Evet, ‘filler tepişir çimler ezilir’  ne demek? ‘Kabak yine bizim başımıza patlayacak’ demek. (Yine bir deyim kullandık! Yine anlamayacaklar mı?) Yani, ‘Ey millet, darbe olursa önce bizim gibilerin canına okuyacak, emekçiler yoksullar daha fazla ezilecek’ demek… Yani ‘Gidişat siyasi İslamcıların, cemaat güçlerinin lehine olursa, bu herifler önce bizim hayatımızı karartacak, memleketi zindan edecek’ demek. İşte bunlar bizim için hayatın acı gerçekleri…

Belli ki bütün ‘suçumuz’ şudur: Bunları, bir yanda laiklik ve diğer yanda demokrasi cephesi olarak kabul etmiyoruz. Reelpolitikanın dayattığı ehveni şer noktasında değiliz. Şeriat niyeti var, ama henüz şeriat gelmiyor. Darbe niyeti var ama henüz darbe yok. O halde?

Böyle bir durumda ‘yiyin birbirinizi’ demek, ‘asıl bizler her ikinizin de canınıza okuyacağız’ niyetini dile getirmektir. Tamam, mevcut durumda buna gücümüz yetmez. Ama gücümüz yetmiyor diye bir tarafa alkış tutmanın alemi var mı? Şunun şurası taş çatlasa memlekette toplam 156 bin kişiyiz! Taraf tutmak, bir yanı alkışlayıp diğerini yuhalamaktır. Ama ‘taraf tutmamak’, demokrasi düşmanı iki cenaha birden yuh çekmek, işte bu tam da demokrasiden taraf olmaktır.

Ergenekon davasından önce de, kontrgerillanın, Hrant’ın katillerinin, Kirli Savaşın faillerinin peşine düştük. Bu dava sayesinde elbette bunlara karşı sesimizi, ama kendi sesimizi daha fazla yükselteceğiz. Çünkü varlık nedenimiz, kendi bağımsız siyasetimiz darbelere karşı olmakla başlıyor. Ayrıca solcuların sermayeden, gericilerden ve liberallerden vb de bağımsız siyasetlere sahip olması, zaten elzemdir. (Bu arada şunu da itiraf edeyim, bu kadar yaygara karşısında paranoyak olup kendi yazı arşivime baktım, şeriat tehlikesinden çok darbe girişimleri, askerin siyasete müdahalesi, Ergenekon faaliyetleri üzerine ve en çok da bunlara şiddetle itiraz eden yazılar kaleme almışım!)

Başka bir liberal ‘geyiği’ aynen şöyle: Darbelere karşı olmak için şimdi AKP’yi savunmak gerekirmiş! Ergenekon ve AKP siyasetleri dışında, başka bir siyasi hat mümkün deyince, siyasetsiz olurmuşuz, orta yolcu olurmuşuz!

Bu arkadaşların bir kısmı hem 1991 hem 2002’de Saddam-Bush kapışmasında, asıl tehlike diktatör Saddam deyip onun karşısında Bush politikalarını ve yeni dünya düzenini destekledi; biz ‘orta yolcu’ olduk, çünkü ikisine de karşı çıktık, savaşa karşı çıktık, Irak halkını destekledik. AB tartışmalarında da ‘evet mi hayır mı’ dayatmaları karşısında emeğin Avrupasını savunduk.  Bakın aklıma ne geldi. Vakti zamanında kampüs Maocuları, baş tehlike sosyal emperyalizm deyip Sovyetlere karşı ABD ile ittifak savunurdu. Şimdiki kampüs liberalleri de aynı indirgemeci mantığı sürdürmüyor mu? Liberalizm adına ‘tehlike AKP değil darbe’ deyip cemaat kuvvetlerine katılıyorlar. Üstelik bizden de aynı tercihi bekliyorlar. Ama portakal orada kal!

Biz sosyalistiz. Özgürlükçüyüz ama liberal değiliz.

 

Melih PAKDEMİR  BirGün (21.07.2008)

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

7/7/2008 - SEÇİLMİŞ TRAVMA

SEÇİLMİŞ TRAVMA: SENİ ÖLDÜRECEĞİM ÇÜNKÜ HATIRLADIM!



Farklı olanı her şeyden, kötülükten sorumlu tutmak yalnızca etnik çatışmalarda görülen bir davranış biçimi değildir. Etnik ayrımcılığın yükselişiyle faşizm ve ırkçılığın yükselişi arasında paralellikler vardır…

 

1980’li yıllar ekonomi politiğin hayatın birçok alanında ortaya çıkaracağı değişimin başlangıcıdır. Seksenler boyunca yaşadığımız dünya ve o dünyada sürdürdüğümüz hayat neredeyse bütünüyle değişmiştir. Bu değişimin en kanlı boyutlarından biri dinciliğin bir savaş aracı haline gelmesiyse en az onun kadar önemli olan ikincisi etnikliğin güçlenmesi ve etnik savaşların dünya coğrafyasını kana bulamasıdır.

Etnik kimlik kavramı, etnisiteler arası düşmanlık tohumlarının ekilmesi ve savaşların kışkırtılmasında temel bir araç olmuştur. Hemen ardından da etniklik ile terörizm arasında bir eklemlenme oluşturularak etnik terörizm kavramı kurgulanmıştır. Bu sürecin psikolojik boyutu, yapının oluşturulmasında güçlü bir rol oynamış ve savaş nedenleri arasında en çok kullanılanlardan biri olmuştur.

 

ETNİK KİMLİK

Psikanalitik nesne ilişkileri kuramı temel alınarak geliştirilen bu model, etniklik sorununa yönelik bir açıklama modeli geliştirme iddiasındadır. Bebeklikten başlayarak insanın büyüme, gelişme dönemi boyunca oluşan kimliğinin bir parçasının da “etnik kimlik” olduğunu, etnikliğin psikolojik bir yapı olduğunu varsayar. Etnikliğin bir insanın çocukluk döneminde geliştirdiği ‘ben’ ve ‘ben olmayan’ ayrımında olduğu gibi ‘biz’ ve bizden olmayanlar’ ayrımıyla geliştiğini ve yaklaşık beş yaşına kadar sağlam temellerinin atılmış olduğunu öne sürer. Etnik çatışmaların, farklı etnik gruplar arası ‘biz’ ve ‘onlar’ ayrımından kaynaklandığını, tarih boyunca birbiriyle ilişki içine giren etniklikler arasında yaşanan acı tecrübelerin (başta savaş) etnik kimliğin bir parçası haline getirilerek, sürekli kin ve nefret gibi duyguları körüklediğini ve bir fırsat ele geçirilince de karşı tarafa yönelik öç alma girişimlerinde bulunulduğunu savunur (1).

 

SEÇİLMİŞ TRAVMA, SEÇİLMİŞ ZAFER

Politik psikoloji olarak tanımlanan bu alan etnik kimliği kuran ve besleyen bir sembol olarak, etniklikler arası ilişkileri inceler. İki temel kavram geliştirilmiştir: “seçilmiş travma” ve “seçilmiş zafer”. Seçilmiş travma bir etnik grubun, başka bir etnik grubun kendisini aşağıladığını, zulmettiğini, mağdur ettiğini düşünmesidir. Bu zulüm, mağdur olan etnik grupça bir travma olarak yaşantılanır ve bir ya da daha fazla olayla sembolize edilir. Travmanın içerdiği incinme, örselenme, acı çekme, utanç gibi duygulara yönelik olarak geliştirilen bilinçdışı savunmalar, etnik grup içinde kuşaktan kuşağa aktarılarak etnik kimliğin bir parçası haline getirilir. Yunanlıların seçilmiş travmaları 1071 Malazgirt Savaşı, 1453 İstanbul’un Fethi, Kurtuluş savaşı ve 1974 Kıbrıs savaşıdır. Sırpların seçilmiş travması Sırp Sındığı savaşıdır vb.

Seçilmiş zafer ise bir grupta, başka bir grup önünde zafer kazanma ya da başarılı olma duyguları yaşatan olaylar için kullanılmaktadır. Seçilmiş zaferlerde, seçilmiş travmalar gibi kuşaklar boyunca giderek efsaneleşir ve o etnik kimliğin bir parçası haline gelir. Doğal olarak bir etnik grup için seçilmiş travma olan durum, diğeri için seçilmiş zafer olacaktır. Seçilmiş travmalar ve seçilmiş zaferlerle “örülen” etnik kimlik, insanın kendi kimliğini “bir çadır gibi” saran, ikinci bir kimliktir. Etnik çatışmalar, kimi zaman bu etnik kimliğe dışardan yapılan bir saldırıyla, kimi zamanda çadırı ayakta tutan etnik liderin kendi ‘psikolojik’ ihtiyaçları yüzünden sarsıldığında seçilmiş travmalar ve seçilmiş zaferler aktive olur. Düşmanlıklar canlanır ve çatışmalar başlar.

 Etnik çatışmalara yönelik olarak geliştirilen etnik kimlik, etnik çadır, seçilmiş travma ve zafer gibi kavramları içeren model, çok çeşitli sorunlar taşımaktadır. İlkin modelde genel kavramları kullanılan nesne ilişkileri kuramı tek tek bireylerin psikanalizlerinden ortaya çıkan verinin yorumlanması için üretilmiş kuramsal bir modeldir. Tekil bireyin psikolojisi ile toplumun, grubun, ‘etnikliğin’, ırk ya da devletin psikolojisini açıklama çabası, aşırı genellemeci ve indirgemeci tutumlarla bir örnektir. Her kuram, ürettiği modeli ancak kendi nesnesinde kullanabilir. Nesnesini değiştiren model gerçekliği daha baştan değiştirmiş, çarpıtmış olacaktır.

 

EZELDEN EBEDE DEĞİŞMEYEN ETNİSİTE

Modelin temel sorunu etnikliği verili, değişmez bir durum olarak almasıdır. Etniklik sanki insanlık tarihinin başından bu yana var olan, değişmez bir özellik olarak kabul edilmektedir. Bu bağlamda etnikliğin ‘ırk’ gibi doğuşta kazanılmış, değişmeyen, sabit, zamandan bağımsız bir özellik olduğu varsayılmaktadır. Bu yanıyla tarihsel gelişim, değişim süreçleriyle ilişkisi koparılmakta ve bir değişmez olarak sabitlenmektedir. Oysa etnikliğin, kapitalist üretim ilişkilerinin ve sömürgeciliğin ortaya çıkardığı kurmaca bir kavram olduğunu savunan ve sağlam tanıtlar gösteren çalışmalar vardır.

Ancak etnikliğin sabit, değişmez bir özellik olmadığını, etnik farklılıkların kimi zaman gözlemci açısından değerlendirilemediğini, etniklikler arası çatışmaların etnik farklılıklarla açıklanmasının her zaman mümkün olmadığını gösteren araştırmalar ve modeller de vardır (2). Ulus devlet yapısı kurulmadan önceki dönemlerde etniklik kavram olarak bile yoktur. Etnik farklılıkların ulus devlet sürecinde sömürü ilişkileri içinde zorlamayla oluşturulmuş farklılıklar olduğunu savunan modeller vardır (3).

 

BİR SAVAŞ ARACI OLARAK PSİKOLOJİ

Etnik düşmanlıkların açıklanmasında: ‘Bir etnik grubun başka bir etnik grubu incittiği ve incinen de ortaya çıkan aşağılanma ve utanç duygularının bilinçdışı bir öfkeye neden olduğu, bu öfkenin etnik kimliğin bir parçası olarak, kuşaktan kuşağa aktarıldığı’ önermesi etnik ya da değil gruplararası çatışmaları, psikolojik süreçlere indirgeyerek, bağlamından koparmış olmaktadır. Psikolojik süreçler dışında, diğer etkenler göz ardı edilmektedir. Etniklik çatışmak için temel bir neden olarak değerlendirilmektedir. Farklı olanı her şeyden, kötülükten sorumlu tutmak yalnızca etnik çatışmalarda görülen bir davranış biçimi ya da ruhsal özellik değildir. Etnik ayrımcılığın yükselişiyle faşizm ve ırkçılığın yükselişi arasında paralellikler vardır. Seçilmiş travma ve seçilmiş zaferlerin etnik kimliği oluşturduğu ve bu kimliğin kuşaklar boyunca bilinçdışı tasarımlar olarak aktarıldığı düşüncesi “post hoc” bir açıklamadır.

Bugünkü düşmanlıkların gerisinde geçmişte yaşanmış kavganın yattığı düşüncesi, olası etkileyebilecek diğer bütün değişkenleri göz ardı ederek, iki durum arasında doğrusal bir neden sonuç ilişkisi kurmaktadır. “Sırplar Müslümanları öldürüyor, çünkü 600 yıl önceki Kosova savaşını bir seçilmiş travma olarak bilinçdışlarına yerleştirdiler ve etnik kimlikleri bu travmayla biçimlendi, şimdi o travmanın öcünü alıyorlar”, gibi bir açıklamanın, savaşmak için bir propaganda aracı olabileceği ama savaşların nedenini açıklayamayacağı unutulmamalıdır.

L. Doğan Tılıç, “Milliyetçiliğin pençesindeki kartal: Kosova” kitabında Sırpların iç savaş öncesi nerdeyse tüm Sırp köylerini gezen Sırp milliyetçilerinin Kosova savaşında ölen Prens Lazar için simgesel cenaze törenleri düzenleyerek Müslümanlara yönelik düşmanlığı nasıl körükleyip kışkırttıklarını yazar (4). O güne kadar tarih kitaplarında okunup geçilen bir savaş bilinçli ve stratejik bir propaganda çalışması ile sanki dün olmuş gibi canlandırılır. Bu durum, Sırpların  600 yıldır bu savaşın utanç ve düşmanlık anılarıyla dolu yaşadıklarını değil, savaş kışkırtıcılarının ne kadar stratejik davrandıklarını kanıtlar (*). 
                                                                                                         BirGün  07.07.2008 

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

<- :: Sonraki Sayfa ->

Hakkımda

EMPERYALİZME, MİLİTARİZME, GERİCİLİĞE,FAŞİZME VE KARANLIĞA KARŞI, EŞİT ÖZGÜR VE DEMOKRATİK BİR TÜRKİYE

Bağlantılar

Ana Sayfa
Profilim
Arşiv

Kategoriler

Dalgalansin Denizler.wma - GRUP YOL

Arkadaşlarım

siyah
ruzgarlisokak
oya
laleninbahcesi
crybaby
korgul07
yesilim
nanick
ayten
dsdmetin
ctella
nurten4561
emelsen
ruhlargemisi
migi
sevgicicegii
geberik74sagopakajmer
gunesinkiziii
lnur
atesvesu
Blogcu Yardım
beyaztuval
gelecek01
serencamm
bozacioglu
yasaksokak
emelkuju
guvercinameleri
umudunrengi
benmeral
sibelbaraner
elpis
solcularbirligi
ufuk40
bahar83
timotii
arzumunkaralamadefteri