28/4/2008 - 1 MAYIS

SİYAHLARIN KIRMIZISI
Her yıl yaklaştığında ve çok uzun zamandır yasaklı, bir o kadar da taksimsiz bir mayıs günü olduğundan 1 Mayıs, "Bu dem kıyamet demidir/bu, buhara inkılabıdır kaynayan suyun..." coşkusuyla, hasretiyle, ümidiyle Nâzım Hikmet'in 'Kıyamet Sureleri'nin ilki olan 'Alametler Suresi' şiirini mırıldanmaya başlarım. Ezberim iyi olmadığı için de açıp kitaptan okurum. Bilirsiniz bilmesine de, şuraya yazalım da bir kez daha hep beraber hatırlayalım istedim. Onlar bize hep beraber unutturmak istedikçe, biz de her şeyi hep beraber hatırlayalım:
"Yedi kat yerin altından uğultular geliyor Çok alametler belirdi, vakit tamamdır. Haram sevaboldu, sevap haramdır. Ak kurt, kara tahtayı daha bir yol kemir, çekin ki körükleri ateşe girdi demir.
Çok alametler belirdi, vakit tamamdır. Duyuldu kim ölüp satılıp kar edile, kendi kendilerin reddü inkar edile, Ve duyuldu kabuğuna tık ettiği civcivin. Duyuldu uykusundan uyandığı zincirinden başka kaybedecek şeyi olmayan devin.
Yedi kat yerin altından uğultular geliyor. Medet yoktur, bakma geri. Kantarma zapteylemez oldu beygiri. Çıkmış üzengiden, ayağı yok mu? Kan sızar, şak olmuş, dudağı yok mu? Gider, böyle gder, dahi gider, bu ateş yolların durağı yok mu? Bu yol orda biten yoldur. ' Türabolmak ne müşküldür...'
Çekin ki körükleri ocağa girdi demir. Bir ateş külçesi düştü buzların ortasına. Alametler belirdi, kıyamet alametleridir. Haberdir, erişmekte kaynayan su galeyan noktasına."
Her 1 Mayıs, 'ayakların baş, başların ayak olacağı' günlere olan hasretimizi bir kez daha birlikte duyuyoruz, ümidimizi canlı tutuyor, heyecanımızı tazelemeyi unutmuyoruz. "Gün gelir gün gelir/zorbalar kalmaz gider/devrimin şanlı yolunda/bir kağıt gibi erir gider" diyebilmenin, düşlerin içimize, gözümüze, gönlümüze ne zaman düşmüş olursa olsun asla eskimeyeceğini, düşlerimizin her zaman yepyeni olduğunu, böylece düşü de düşleyebil-me imkanının neredeyse tek sermayemiz, servetimiz olduğunu ve bundan asla vazgeçmeyeceğimizi bilmenin ayrıcalıklı duygusudur bu. Hiç hazzetmesek de şu 'ayrıcalık' lafından, hadi ilk ve son kez kullanmış olalım ve tek ayrıcalığımız da bu duygu olsun diyelim. 'Gider, böyle gider, dahi gider' duygusuna karşı bizim duygumuz da budur diyelim. Yani 'vedalaşmaların ilmi'ni şimdiye dek kimle, neyle yapmış olursak olalım, devrimle asla vedalaşmayacağımızı hissetmenin iyiliği diyelim bir de. Hepimize iyi gelir çünkü. 'Biz Devrimi Çok Sevmiştik' diye zalimlere 'şirinlik muskası' kabilinden pişmanlık bildiren, geçmişinde de devrimle ilişkisi şüpheli 68 artıklarından geçilmiyorken ortalık, 'veda değil vefa' diyebilmek de iyi gelir.
Öyleyse yoksulların, mazlumların, mülk-süzlerin, topraksızların, baldırıçıplakların, ayaktakımının, yalınayakların, hala 'itirazım var' diyenlerin, dilsizlerin, kekemelerin, sürgünlerin, yersizyurtsuzların, mültecilerin, sokak çocuklarının, sokak hayvanlarının, itilmişlerin, kenardakilerin, ezilenlerin, etnik kimliğinden ötürü baskı görenlerin, cinsel kimliğinden ötürü dışlananların, sınıfsal kimliğinden ötürü aşağılanların, renginden ötürü alay edilenlerin, işsizlerin, işçi sınıfının ve emeğiyle geçinen herkesin, ezcümle bütün 'siyahların kırmızısı' olacak o güzel vakitler için biriktirdiğimiz cümlelerle 1 Mayıs'ı kutlayalım!
Haydar ERGÜLEN 28.04.2008 BirGÜN
|
|
Yorum (2) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
21/4/2008 - 1 MAYIS

KÖKENİ
1880'li yıllar, ağırlıklı olarak kol emeğinin kullanıldığı ve çalışma şartlarının çok kötü olduğu yıllardı. Küçük çocukların karın tokluğuna çalıştırılması ve 14-15 saate kadar varan iş günleri söz konusuydu.
Şirketler eşi görülmemiş bir hızla büyürken, işçiler, işyeri güvenliği, sağlık koşulları, örgütlenme ve grev gibi en temel haklarını dahi tanımayan bir siyasi ve hukuki sistem ile karşı karşıyaydılar.
1881 yılında yarım milyon işçiyi temsilen kurulan Örgütlü Meslek ve Emek Birlikleri Federasyonu "8 saatlik iş günü" mücadelesini ülke geneline yaymak ve işçilerin kararlılıklarını göstermek amacıyla mücadeleyi yükseltti.
ABD'nin şikago kentinde 40 bin tekstil işçisinin gerçekleştirdiği eylem kanla bastırıldı. Aynı kentte, bir fabrikada 8 saatlik işgünü için greve çıkan 1400 işçi işten atıldı. Aynı tarihlerde greve çıkanlara ateş açıldı ve 4 işçi yaşamını yitirdi.
Saldırılar, mücadele ateşini söndürmedi, aksine körükledi. ABD ve Kanada'da sendikalar ve diğer örgütlerin yükselttiği mücadele sonucu 1 Mayıs 1886'da yaklaşık 350 bin işçi greve çıktı. Tarih işçi sınıfının böylesine örgütlü ve kararlı tepkisine ilk kez tanık oluyordu. Tüm ülkede yaşam durdu. İşçiler üretimden gelen güçlerini kullanıyordu.
İşçilerin bu topyekün isyanı, işverenlerin tepkisini çekti. Chicago'da greve çıkan 40 bin işçinin eylemini bastırmak için, saldırılar düzenlendi. ışverenler grev kırmak için sokak çeteleriyle anlaştı. Sokak çeteleri bir taraftan işçilere saldırıyor, bir taraftan da grev kırıcılığı yapıyordu. Grevci işçilerle sokak çeteleri arasında çıkan kavga sırasında, polisin işçilerin üzerine ateş açması sonucu 4 işçi yaşamını yitirdi.
Hükümet ve işverenler, işçi eylemini kolay kolay içlerine sindiremiyordu. 1 Mayıs sonrası işten atmalar, baskılar yoğunlaştı. Olaylara neden oldukları gerekçesiyle 8 işçi hakkında idam istemiyle dava açıldı. İşçiler idam cezasına çarptırıldı.
Dört yiğit işçi önderi Albert PERSONS, Adolph FISCHER, George ENGEL ve August SPIES, 1 Mayıs 1886 yılında 8 saatlik iş günü mücadelesinde önderlik yaptıkları için idam edildi.
Albert PERSONS isimli işçi, özür dileme şartıyla affedileceğinin söylenmesi üzerine, mahkeme heyetinin karşısında tarihe geçecek sözlerini söyledi: "Bütün dünya biliyor suçsuz olduğumu. Eğer asılırsam cani olduğumdan değil, emekçi olduğumdan asılacağım."
İşçi önderlerinin cenaze törenine yüz binlerce insan katıldı. ABD'de yaşanan bu olaylar uluslararası işçi örgütlerini harekete geçirdi. II. Enternasyonal 1889'da Paris'te düzenlediği kongrede, Amerikan işçilerinin mücadelesini desteklemek amacıyla dünya çapında gösteriler düzenledi. 1890'dan başlamak üzere 1 Mayıs'ı da, "Uluslararası Birlik, Mücadele ve Dayanışma Günü" olarak kabul etti.
TÜRKİYE'DE 1 MAYIS'LAR
Anadolu'da 1 Mayıs ilk kez Osmanlı döneminde, 1905 yılında İzmir'de kutlandı. Bunu 1909 Üsküp kutlaması izledi.
İstanbul'da ilk kez 1 Mayıs kutlaması 1910'da yapıldı.
1920 1 Mayısı'nda ışgal idaresinin ve Osmanlı hükümetinin yoğun baskılarına karşın 1 Mayıs İşçi Bayramı olarak kutlandı. İşçiler Haliçten başlayarak Karaköy üzerinden Beyoğlu'na kadar bir yürüyüş yaptılar ve "Bağımsız Türkiye" yazılı bir pankart taşıdılar.
1921'in 1 Mayısı'nda İstanbul'un hemen tüm işçileri, özellikle şirket-i Hayriye, Seyrü Sefain, Haliç ıdaresi ve Tramvay şirketi çalışanları 1 Mayıs'ı kutladılar.
1923 1 Mayısı'nda çok sayıda yerli ve yabancı işletmede çalışan işçiler greve çıktı. İşçi taleplerinin arasında, "yabancı şirketlere el konulması, 1 Mayıs'ın resmen işçi bayramı olarak tanınması, sekiz saatlik işgünü, hafta tatili, serbest sendika ve grev hakkı" vardı ve birçok işçi tutuklandı.
Cumhuriyet Sonrası
1924 1 Mayısı'nı "İşçi Bayramı" olarak kutlayan işçilerin bu eylemi engellenmek istendi. Sekiz saatlik işgünü için bildiri dağıtan birçok işçi tutuklandı.
1925 yılında çıkarılan Takrir-i Sükun Kanunu sonrasında kutlamalara izin verilmedi ve 1935 yılına kadar hemen hemen her yıl ancak gizli kutlanabildi. 1 Mayıs'ın bundan sonraki tarihi "yasak" larla yazıldı.
1935 yılında çıkarılan "Ulusal Bayram ve Genel Tatiller Hakkında Kanun" adıyla çıkarılan düzenleme ile "Bahar ve Çiçek Bayramı" olarak genel tatil günlerine dahil edildi.
27 Mayıs 1960' dan sonra da "yasaklar" yaşandı. Toplu Sözleşme, Grev ve Lokavt Kanunu'nun kabul tarihi olan 24 Temmuz, işçi sınıfına 1 Mayıs'ın yerine bayram olarak dayatıldı. Ancak bu girişimlerin hepsi, kararlı mücadeleler sonucu geri döndü.
Görkemli 1 Mayıslar
En kitlesel 1 Mayıs, 1976'da kutlandı. Bu miting DİSK'in öncülüğünde Taksim Meydanı' nda yapıldı. O gün Taksim Meydanı' nı 400 bin emekçi doldurdu.
Bu yüzden 1977 yılındaki gösterilerin daha bir görkemli kutlanmasından tedirgin olan kesimler bulunmaktaydı... Ama herşeye rağmen Taksim Alanı'na beşyüzbin emekçinin akması engellenemedi... Saat 14.30'da başlayacak olan kutlamalar için alan, sabahın erken saatlerinde itibaren dolmaya başladı. İşçiler, emekçiler, öğrenciler, kadınlar, çocuklar... bayramlarına sahip çıkmış, coşkularını donanmış ve alanları özgür ruhlarıyla doldurmaya başlamıştı. Taksim alanında, iğne atsan yere düşmeyecek bir katılım vardı. Dönemin DİSK Genel Başkanı Kemal Türkler'in konuşmasının sonlarına doğru, çevredeki binalardan halkın üzerine ateş açıldı. Yaşanan paniğin ardından 37 insanımız yaşamını yitirdi ve 200'den fazla yaralı vardı.
1978 yılında, önceki yıl yitirilen 37 insanın acısını içinde yaşayan yüzbinler yine Taksim Alanı'ndaydı...
1979 yılında Sıkıyönetim Komutanlığı İstanbul'da mitinge izin vermedi. İzmir Konak Meydanı'nda kutlandı.
80 sonrası 12 Eylül Askeri darbesinin yasaklar zincirinde 1 Mayıs da yer alıyordu. Böylece yeni bir yasaklı dönem başladı. Ama tüm yasaklara rağmen; kısa süreli iş bırakmalar, bayramlaşmalar ve bildiri dağıtılması gibi etkinliklerle, bu onurlu günün anısının belleklerden silinmesine izin verilmedi...
1987: 7 yıllık aradan sonra sendikalar öncülüğünde bazı milletvekilleri, aydın, sanatçı ve bilim adamları ile birlikte yaklaşık 1000 kişilik bir grup Taksim Anıtı'na 1 Mayıs şehitlerini anmak üzere çelenk bırakmak istediler. Polis sadece milletvekillerinin araçla anıta ulaşmasına izin verdi.
1989: Taksim'de biraraya gelen kitleye saldırıldı. Mehmet Akif Dalcı isimli bir işçi yaşamını yitirdi.
1990: Yine Taksim'e yürümek isteyenlere izin verilmedi. Çıkan çatışmada İTÜ Öğrencisi Gülay Beceren felç oldu.
1996: 1980 sonrasının en kitlesel mitingi gerçekleştirildi. Kadıköy'ü dolduran yaklaşık 150 bin insan toplandı ama yine açılan ateş sonrası 3 kişi yaşamını kaybetti.
|
|
Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
16/4/2008 - Bacca = Barış
|

Barışa tecavüz |
|
|
Adı, Giuseppina Pasqualino di Marineo; ülkesi İtalya’da Pippa Bacca olarak tanınıyor. Biz de öyle biliyoruz onu. Otuz üç yaşında bir sanatçı. “Gelinler Seyahatte” projesi kapsamında, sanatçı arkadaşı Silvia Moro’yla yollara düşmüş. Amaçları, “dünya barışına sanatsal etkinlikle katkıda bulunmak”. Üzerlerinde beyaz gelinlik, otostopla Roma’dan Tel Aviv’e gidecekler. Yolları Balkanları aşıyor, Türkiye’den geçiyor.
Pippa, 31 Mart’ta Gebze civarında kayboluyor. Günler sonra, “bir çukurda ölü ve çıplak” bulunuyor; tecavüz edilmiş ve öldürülmüş. Fotoğrafları var gazetelerde; beyaz bir güvercine benziyor, ışıl ışıl gülümsüyor. Herhalde o da, yola çıkarken “bu ülkede güvercinlere dokunulmayacağına” inanmıştı; tıpkı Hrant gibi. O baharlar saçan gülümsemesi, hiç tedirginlik duymadığını gösteriyor. Bedeni talan edilmiş, ruhu yağmalanmış, boğazı sıkılmış, gelinliğine al kanlar çalınmış. Yıllardır bu ülkede “barış”ın başına gelenler, onu da bulmuş. Bir çukurda ölü ve çıplak. Tarifsiz bir keder, kapkara bir utanç.
Haber, Pazar günü yayılıyor. O günkü gazetelerin başlıklarına göz atıyorum. “Barışa tecavüz” diye manşet atmış Posta. Ödünç alıyorum bu başlığı, duygularımı tamı tamına yansıttığı için. Gazetemiz BirGün dışında, Milliyet, Radikal, Sabah, Takvim, Akşam, Star da manşete taşımışlar bu haberi. Çoğunda bunun ülke adına bir utanç olduğu vurgulanmış. Hürriyet de, manşetten vermiş haberi. Ama öyle bir vermiş ki, başlığı okuyunca öfke duymamak imkansız. Pippa’nın kız kardeşinin sözlerinden ayıkladığı bir cümleyi öne çıkarmış Hürriyet ve demiş ki: “Kötü insanlar her yerde var.” Yani hiçbirimizin suçu yok! Yani bir Türk, dünyanın neresinde olursa olsun “iyi bir şeyler” yapınca, bu gurur hepimizin; ama “kötü bir şey” yapınca, bizimle ilgisi yok! Yani gurur ortak, utanç münferit! Ne kadar çirkin bir milliyetçilik bu, nasıl pervasız bir sinizm! Acıyı anlamak ve utancı kabul etmek yerine, kendini aklama çabasına düşmenin zavallılığı. Bu tür olaylara çanak tuttuğunu bilmekten kaynaklanan bir suçluluk itirafı, suçüstü yakalanmış olmanın saklanamayan telaşı!
“Sabıkalı bir sapık”ın işi diyerek, kimse sıyrılmaya çalışmasın bu çirkeften. Bugün utanç duyduğunu ima eden gazetelerin bir kısmı, olayı haber yapmaya değer görmeyen diğer gazeteler, televizyonlar; erkek egemen düzeninin dışına çıkmış, özgürlüğe yelken açmış kadınları “hafiflik”le damgalayan, hele de özgür yabancı kadınları, “güçlü Türk erkeği”nin her türlü tasarrufuna açık seks objeleri olarak sunan kaç haber yaptıklarını sorgulasınlar. Tecavüze uğrayan, tecavüzle birlikte katledilen yabancı ve yerli kadınların sayısını araştırsınlar. Kadının en ufak bir özgür tavrının, kaç mahkeme kararında tecavüzde hafifletici neden sayıldığını bulup çıkarsınlar. Özgürlük arayan kadınların hayatına “namus adına” nasıl kıyıldığını ve bunun kimler tarafından nasıl meşru kılınmak istendiğini anlatsınlar. Bu ülkede özgürlük yürüyüşünü bir de barış talebiyle bütünleştiren kadınlara nasıl muamele edildiğini saklamasınlar.
Oscar Wilde’ın Reading Zindanı Baladı adlı uzun şiirinin o ünlü bölümü geliyor aklıma; cinayetin türlü yollarla işlenebileceğini, mesela bazen bir kılıçla, bazen kin yüklü bir bakışla, bazen de okşayıcı bir sözle ya da bir öpücükle birilerinin, bir şeylerin katledilebileceğini anlattığı bölüm. “Kadının ve barışın katline” uyarlıyorum Wilde’ın sözlerini ve soruyorum: Bugün bu olaydan infial duyduğunu söyleyen muktedirler; o pek övündükleri “güçlü Türk erkeği” tavırlarıyla, barışa ve özgürlüğe kast eden hoyrat iktidar dilleriyle, vatan ve devlet adına yapılan işkence ve tecavüzleri örtbas eden ve/veya örtbas edenleri kollayan politikalarıyla Pippa’nın kurban gittiği bu vahşet arasında hiçbir bağlantı olmadığına inanıyorlar mı? Erkek iktidarı ve şiddeti üzerine kurulu bu düzenden salt erkek oldukları için doğrudan ya da dolaylı bir şekilde nemalanan bütün erkekler; hangi niyetle olursa olsun bu gibi durumlarda kurbanın/mağdurun rolünü sorguladıklarında, mesela Pippa’nın tedbirsizliğinden söz ettiklerinde, yani aslında bir kadının tek başına sokağa çıkmasının dahi pek akıl kârı olmadığını açıkça veya mırıldanarak söylediklerinde, bu vahşeti yaratan bataklığı beslediklerini ve onun bir parçası haline geldiklerini düşünmüyorlar mı?
Bugün bu olayı bir utanç olarak niteleyen herkese düşen bir görev var: Bu vahşetleri yaratan, hatta normalleştiren toplumsal şartlarla, siyasal zihniyetle, iktidar yapılarıyla, egemen kültür ve ahlâkla yüzleşmek ve hesaplaşmak. İşte ancak o zaman, bu utancın bir anlamı olur, işte ancak o zaman bu utanç bir şeylerin değişmesine vesile olur. Pippa, “barış” adına yola çıkmış özgür bir kadındı; o bir “barış gelini”ydi. Birazcık bir araştırmayla, bu ülkede özgürlüğün ve kadınlığın ne kadar zahmetli ve “barış” sözcüğünün ne kadar tehlikeli olduğunu öğrenebilirdi. Belki de öğrenmişti. Bu ülkede barış diye yollara çıkanların, bugün utanç bildiren basının ve yetkililerin diliyle ve eliyle nasıl lanetlendiğini, nasıl “kanı helal” hale getirildiğini de biliyordu belki. Hrant’ın kaldırımda yatan cansız bedeninin fotoğraflarını da görmüştü ihtimal. Ama o bir “beyaz güvercin”di ve “güvercinlerin öldürülmeyeceğine” inanmıştı. Bu ülkede bir güvercinin ancak bir kere katledilebileceğini, bunun “münferit” olduğunu ve bir başka güvercine artık dokunulmayacağını düşünmüştü yüreğinin bütün duruluğuyla. Ah sevgili Pippa, gülüşün kanatıyor yüreğimi. Elimde değil, Hrant’ın gülüşünü hatırlıyorum sana baktıkça! Güle güle kardeşim ve selam söyle lütfen Hrant kardeşimize!
Mithat SANCAK BirGün 16.04.2008 |
|
|
Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
9/4/2008 - 6 Nisan' da Kadıköy de Haykırdık.....

...evet, ölümün adil olması için, önce hayatın adil olması lazım... diyoruz...
Bu yazıyı, pazar günü Kadıköy Meydanındaki, "Herkese Sağlık Güvenli Gelecek Platformu'nun" hazırladığı "Sosyal Güvensizlik Yasası Teklifini" protesto mitinginden dönünce yazmaya başladım. Türkiye'ye döndüğümden beri, beni en çok umutlandıran bu haykırışta, DİSK, KESK, TMMOB, TTB gibi sendika ve meslek örgütlerinin on binlerce üyesinin katılımı ile gerçekleşen bu protesto mitinginde, üniversiteli gençlerle Eczacılar Odası üyeleri arasında, yağmur altında olsa bile, yüreğimi kabartan şiirler dinledim. Kürtçe türkülerle halay çeken işçileri seyrettim, "gün gelecek, devran dönecek, AKP halka hesap verecek" diye, bağırdım.
Dikkat ediyor musunuz, bilmem? Kendini ve 70 arkadaşını Cumhuriyet Başsavcısı'nın elinden kurtarma telaşındaki Başbakan'ın; bütün bu uğraşları arasında bile, yine bir numaralı hedefi işçiler ve solcular? Kendisini hep haklı bulmaları zaten beklenen AKP gençlik ve kadın kollarının coşkulu tezahüratları arasında, yine bir numaralı hedefi, satın alamadığı çalışanlar ve solcular! Televizyonda kulaklarımla duydum, neymiş efendim, bu solcular var ya bu solcular, "Hepsi biz işçiden, emekçiden yanayız diyorlar, ama karşı çıkıyorlar" mış! Lütfen, fikirlerimiz çarpıtılmasın. Biz, sosyal güvenliğe karşı çıkmıyoruz. Sadece sosyal güvenlik adı altında, IMF ve patronların arzuları doğrultusunda, bazı işbirlikçi sözde sendika liderleri ile anlaşarak, Meclis'ten geçirmeye uğraştığınız "Sosyal Güvensizlik" yasasına karşı çıkıyoruz! Yoksa itirazlar solculardan ve çalışanlardan geliyor diye geçerliliğini mi yitiriyor? Buna ucuz lafebeliği ile, çalışan ve solcu düşmanlığı yapmak denir.
Ya Sosyal Güvenlik(!) Bakanı Faruk Çelik'e ne buyrulur? "Dün dündür, bugünse bugün'ün" son zamanlardaki en güzel örneğini veren bu bakan, komik bir taktikçi çıktı! Önce, "eskiden mezarda emekliliğe bende karşıydım, ama o zaman muhalefet milletvekiliydim, şimdi bakan olunca doğruyu gördüm" deyip sonrada zaten AKP'nin cebindeki sözde sendika liderlerini kullanarak, Meclis'ten güya "sosyal taraflarla anlaşmaya varılmış" değişiklikleri geçirerek ."Sosyal Güvensizlik Yasa-sı"nı geçirmeye kalktı! O beğenmedikleri sendikacılara, "bu yasayı okumamışsınız bile, anlamıyorsunuz" diye, ikide birde ahkâm kesen AKP milletvekillerinin kafası karıştı. AKP'nin müstakbel milletvekili adayları mıdır, çalışanların liderleri midir belli olmayan, sözde "sosyal tarafların bir kısım liderlerine" verdikleri kozmetik değişiklik sözlerini bile, yerine getiremeyerek kendi önergelerine ret oyu verdiler! Dünyanın herhangi bir demokrasisinde, böyle bir bakan hemen koltuğundan olur. Bizim demokrasimizde böyle şeyler yok. Yoksa, "yüzde 47'yi aldık, istediğimizi yaparız, bu demokrasidir" mantığı doğru da; " bu kadar beceriksiz ve çalışan düşmanı Sosyal Güvenlik(!) Bakanı olmaz" diye, solcular söyleyince yanlış mı?
Bu satırların yazarı, "solcusun" lafını hakaret kabul etmez; çünkü ömründe "solculuktan" çok daha hakaret kabul edilen laflarla yüzleşmiştir! Üç kişi okusa bile; sadece biat eden büyük bir basın ordusunun ve onlar karşısında rüzgârın estiği yöne yalakalık yapan, güya biatçi olmayan bir basının yazı yazdığı bir ülkede, bir şeyler yazmaya gayret ettiğinin farkındadır.
AKP'nin kapatılmasına ve bu 71 kişinin, beş yıl politikadan men edilmesine karşıyım. Bunu, demokrasi havarisi olduğum için söylemiyorum. Bu ülkede demokrasi yok ki. Hiçbir zaman da olmadı, sadece hep demokrasi kavramı işine gelen gruplar ve bireyler tarafından, kendilerine özgün anlayışlarla kullanıldı. Benim, AKP'nin kapatılmasına ve 71 kişinin siyasetten beş sene men edilmelerine karşı olma nedenim, onların yerine daha iyilerinin geleceğine olan güvensizliğim. Atatürk ve İnönü döneminden sonra Adnan Menderes asıldı, yerine Demirel geldi. Demirel siyasetten uzaklaştırıldı (uzaklaştı), yerine Özal geldi. Özal öldü, başımıza Çiller, Erbakan ve Bahçeli geçti, onlar gitti, Gül ve Erdoğan geldi.
6o'tan beri, askeri darbelerle başa geçenler de cabası. Allah aşkına, bunların hangisi medeni Batı anlamında demokrat? Erdoğan ve Gül yasaklanırsa, başa kim geçecek? Yasaklı olması istenilen siyasiler listesinde adı olmayan pek becerikli, büyük taktikçi Sosyal Güvenlik(!) Bakanı Faruk Çelik mi? Yoksa yine listede adı olmayan, Ankara'lıların çok yakından tanıdıkları Melih Gökçek mi? Daha muhalefetteyken bile, 'yeterince demokrat değil' diye, Sosyalist Enternasyonal tarafından beğenilmeyen, ülkede kaybetmediği seçim kalmamasına rağmen, hâlâ liderlikte ısrar eden Deniz Baykal mı? Kaldı ki bu beyler siyasetten uzaklaştırılır, beş sene sonra geri dönerler, Türkiye ise, eski tas eski hamam! Âdetimiz böyle.
Türkiye'de hiçbir zaman iktidar olmamış, hatta iktidarın yakından uzaktan yanına yak-laşamamış düşünce ise; "sol". Yukarıdaki bütün beylerin tek ortak düşmanı olan bu güç, çarpıtılmadığı zaman hakiki demokrat güç. Bütün yenilgisine, örgütsüzlüğüne, bazı liderlerinin satılmışlığına rağmen, bu güç hala hepsinin ortak kâbusu. Bu Sosyal Güvensizlik yasası, bu haliyle kanunlaşırsa, Türkiye'deki çalışanlar, GENEL GREVE gitmeli. 1 Mayıs'ta, hep birlikte şalteri indirip bu işi bitirebiliriz. Taksim Meydanı'ndan başlayarak, meydanlarımızı geri alabiliriz.
Kürşat KAHRAMANOĞLU BirGün 09.04.2008
|
|
Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
4/4/2008 - TEŞEKKÜRLER NAZİFE ABLA

| Bir hikâye geldi bize Kağıthane’den |
|
|
Sosyalizmin, devrimciliğin bir de böyle bir tarafı var işte. Ahlaki, felsefi niteliklerinden gelen. Sık sık bizi gururlandıran, başkalarını ise şaşırtan... Başkalarının anlayamadığı, bizim ise benzerlerini bildiğimiz, dinlediğimiz, anlattığımız... Ama her defasında yine de dinledikçe, anlattıkça hem hüzünlendiğimiz hem cesaretlendiğimiz hikâyeler üreten bir tarafı sosyalizmin, devrimciliğin. Gündelik ama efsanevi hikayeler üreten bir tarafı. Bu da birkaç gün önce ÖDP Kağıthane İlçe Örgütü'nde olmuş bir olay işte. Sadece bize nasip olabilecek, benzerlerine sadece bizim tarihimizde rastlanabilecek, artık birbirimize anlatacağımız bir hikâye, anlatmaya doyamayacağımız bir hikâye olmakta olan bir olay. ÖDP Kağıthane İlçe Örgütü'nden Orhan Kurt Yoldaşımız anlattı bana da: Nazife Hanım, Kağıthane İlçe Örgütü'nün faaliyet gösterdiği binanın sahibi imiş. Hayat zor, dünya geçim dünyası. Bir süredir utana sıkıla da olsa bizimkilere çıkmalarını söylermiş binadan. Söylerken de bunu, ama içinin yandığını da belli edermiş. O da demokrat, solcu bir ablamız işte tabii. Neyse, az zaman çok zaman o gün gelmiş çatmış. Bizimkiler başlamış eşyalarını toplamaya. Nazife Abla da orada. Oracıkta. Vedalaşır gibi, vedalaşmak için bir köşecikte oturuyormuş. Öyle bakmış duvardaki fotoğrafa bir süre, öyle bakıyormuş gözünü ayırmadan bir süredir Mahir'in duvardaki fotoğrafına. Bizimkiler indirince fotoğrafını Mahir'in duvardan, "Onu bana verin evime götüreyim" demiş. "Bari" dememiş ama der gibiymiş de. Bizimkiler anlamış Nazife Abla'ya vedalaşmanın nasıl ağır geldiğini ve vermişler o zaman Mahir'in fotoğrafını ona. Öyle, kolunun altında Mahir'in fotoğrafı, öyle çıkmış gitmiş Nazife Abla yaşadığı Ada'ya o akşam. Belki de yolda fark etmişti bile binası boşalırken, binasını boşaltırken bizimkiler sanki içinde de bir yer boşalıyormuş gibi geldiğini ona. Öyle hissetmiş olabilir Nazife Abla. Ya da zaten Mahir'in fotoğrafının o duvardaki yerinden ayrılışını, indirilişini görmek yetmişti de artmıştı. Gece telefonu çalmış Orhan Yoldaşımız'ın. Hıçkıra hıçkıra ağlıyormuş Nazife Abla. "Hayır, bunu yapamam, ne olur, eşyalarınızı geri götürün binaya. Kalın gitmeyin bir yere. Gelin, Mahir'in fotoğrafını da alın, asın aynı yerine" diyormuş hıçkırıklarının arasında. Bir süre önce kalp spazmı geçiren Nazife Abla'yı zorlukla sakinleştirmiş Orhan Yoldaş. Şimdi yine aynı binada ÖDP Kağıthane İlçe Örgütü. Nazife Abla hemen ertesi gün iade etmiş binanın yeni kiracısından aldığı depozitoyu da. "Herkese anlatmalıyız bu olanı, Nazife Abla'yı" diyordu bana Orhan Kurt telefonda. Anlattım ben de işte. Evet, birkaç gün önce, bu kez de Kağıthane'de bir hikâyemiz daha oldu, olmuştu işte. İçinde nice iz, geçmişimizden, nice avuntu bugünümüz için ve nice işaret geleceğimize dair barındıran.
Ahmet TULGAR 04.04.2008 BirGün
|
|
|
Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
|
Hakkımda
EMPERYALİZME, MİLİTARİZME, GERİCİLİĞE,FAŞİZME VE KARANLIĞA KARŞI, EŞİT ÖZGÜR VE DEMOKRATİK BİR TÜRKİYE
Son Yazılarım
• 1 MAYIS
• 1 MAYIS
• Bacca = Barış
• 6 Nisan' da Kadıköy de Haykırdık.....
• TEŞEKKÜRLER NAZİFE ABLA
• MERHABA.......................
• YORUM SİZİN
• MÜCADELEMİZ DEVAM EDECEK
• GELECEKTE BİZİM
• Sal O Treni Rayların Boşluğuna...
Kategoriler
Kategori yok
Arkadaşlarım
• lnur • sevgicicegii • emelsen • karaf • ruhlargemisi • ruzgarlisokak • nurten4561 • perceneige • oya • yesilim • crybaby • geberik74sagopakajmer • migi • laleninbahcesi • irkim • hayalse • siyah • korgul07 • ctella • eliff • arzumunkaralamadefteri • bencesen • atesvesu • emelkuju • gelecek01 • nanick • bozacioglu • solcularbirligi • serencamm • gunesinkiziii • guvercinameleri • ufuk40 • dsdmetin • sibelbaraner • YasakSokak • elpis • beyaztuval • ayten • benmeral • UmudunRengi • bahar83 • nazende35 • timotii
|